3.06.2010

Navacativee...


DİL BİLMEMENİN ZORLUĞUNU ÇEKENLERİN DUYGULARI; HİÇ MERAKLARINIZ ARASINA GİRDİ Mİ?
Hastanenin emar ve ultrasyon salonun köşesindeki L şeklinde yerleştirilmiş sandalyeler doluydu. Aralarına girip oturmadan ‘’ Geçmiş olsun bayanlar!’’ dedim. Aynı iyi niyet, aynı anda, dokuz ağızdan, bana aynı şekilde geri döndü:
- Size de geçmiş olsun! Şeklinde...
İçlerinden birisi tamamen tepkisiz kaldı. Nedendir bilmem, benim de en çok kanım ona kaynadı. Bej fon renginin üzerine, kahverengi çizgilerle dallanan ve çiçeklenen elbisesinin, etek boyu topuklarına kadar uzanan, beyaz oyalı, bembeyaz başörtüsünü, boynunun altından çevirerek, ensesinden dolayarak, başında tutan bu Teyzemin, bedeninden açıkta kalan bölüm, sadece yüzü ve kucağında üst üste koyduğu güneş yanığından kararan elleriydi.
Eliyle yüzünün rengi arasındaki farkı görebilmek için iyice bakma gereği duydum. Yarış halindeymiş gibi yandıklarının farkına vardım. Hepsini suskun bulmuştum kaptıkları sandalyelerinde, ben okumalıydım onları. Üç tanesi normal başörtüsü ve pardösülüydü, diğer üçü şalvarlı ve yemenili, birisi mantolu ve bir anlam içeren şekilde bağlamışı eşarbını, pantolon ve başı açık olan üç kişiden biri de bendim.
Ve ilk paragrafa konu olan teyzem. Bakışlarımızın kesişmesini fırsat bilip, merakımı gidermek istedim:
- Türkçe biliyor musun? Dedim…
Gülümsedi ama yanıt veremedi. Hemen yanı başındaki şalvarlı genç kadın:
- Dil bilmiyor, ben de onun için bekliyorum, dedi…
- Ne güzel, komşun mu? Akraban mı? Dedim.
- Yoo tanımıyorum, hastanede karşılaştık, dil bilmediğinden sırası gelene kadar bekleyeyim dedim ama doktor beni içeriye alır mı ki? Dedi ve ekledi:
- Sonuç alıp Sigortadaki Bilge Bey’e götüreceğim, köyüme gitmek için de iki dolmuşu beklemem lazım. Yetişir miyim acaba?
Deyip, endişesini de paylaştı. Saate bakıp:
- Bence yetişirsin ama ben sıramı teyzeye vereyim, işine yarayacaksa. Zaman sıkıntım yok, ben burada oturuyorum, dedim. Sevinerek:
- Sıran kaç? Dedi..
- Otuz yedi!
Cevabı, işe yaramadı. Teyzenin sıra numarası da otuz sekizmiş.
- Ben girince doktora sorayım, rehbere ihtiyaç yoksa beklemez gidersin, dedim…
Sıram geldi ultrasyon çekimlerim için üzerimdeki giysileri çıkarırken, Doktor Beye sordum:
- Gitsin, gitsin! Ben ihtiyaç duyduğum kadarıyla öğrendim kürtçeyi , yat, uzan, neren ağrıyor? Ne lazımsa yazarak ezberledim. Verilecek yanıtları da anlayabiliyorum, dedi...
Dil bilmeden hastaneye, postaneye, çarşıya pazara gitmenin zorluğunu düşündüm. Çok zor olsa gerek, dedim…
Filiz’e kendi tahlil sonuçlarını henüz öğrenmeden, arkadaşına yardım etmek için beklemen çok güzel bir davranış. Köyüne gidecek dolmuşu kaçırman da zor olur. Durmadan saate bakmana rağmen, verdiğin sözün arkasında durmaya çalışmandan dolayı, eli öpülecek bir insansın sen, dedim. Hoşuna gitti:
- Teşekkür ederim dedi…
Öğretmen olduğumu öğrenince de hemen üçüncü sınıfa giden oğlunun başarısızlığını anlatmaya başlayıp, benden fikir almaya çalıştı. Konuşma biraz uzayınca sohbeti anında ‘’Psikiyatrsa götür’’ diyenler oluyor abla. Getirsem mi ki? Dedi…
Doğum anında oksijensiz kalan bebeği, küçükken de havale geçirip, aile bireylerini tanıyamayarak, ‘’ yapma, dövme, vurma…’’ diye feryat edince hastaneye koşturan Filiz ve eşine doktor:
- Havale geçiriyor bu çocuk, demiş…
- Bilemem ki Filiz, madem sordun. Bu anlatıklarından sonra, bence önce bir norolijiye götür çocuğunu. Beyni oksijensiz kaldığında hasar mı bıraktı acaba? Dedim…
Ne yapar bilemiyorum ama bildiğim bir şey var ki! Metropollerde adres bile soramazken tanımadık insanlara bir çoğumuz. Filiz’in hiç tanımadığı bir hastaya gerekirse rehberlik yapmak için, onun yanında oturup beklemesini önemsedim. Karşı komşumuzun adını bile, bilmeden geçirilen yıllara rağmen. Öncesinden tanımadığı birine yardımcı olabilmek için, gösterilen bu özveriyi, sizlerle de paylaşmak istedim.
Kaybettiğimiz değerleri geri kazanma şansımız olur mu? Karşılıksız yardımı, insan olmanın gereği sayanların, azalmaması umuduyla
Sevgiyle kalın….

Hiç yorum yok: