26.06.2010

AZİZ NESİN’E MEKTUPLAR



HER ÇOCUĞA BİR KİTAP, HEMEN YARIN -5
Üç gün sonra gerçekten, bir kamyon dolusu malzemeyle, işçiler gelmişti! Bütün söylenenler dikkate alınarak, çalışmalara başlamışlardı. Sıralamada önceliği, çatının sökülmesi almıştı. Kiremitler ve bütün kalaslar sökülmeye başlanınca; çatıdan uçuşan kuş sürüleri, görülmeye değerdi. Hayretler içinde kalmıştık! Kiremitlerin altında bir yerlerde, o kadar çok kuşun barınabileceğini; hiç düşünemez, hayal bile edemezdim! İşe başlanılmıştı da okulların açılma zamanı da gelmişti. İşin henüz çok başında sayılırdı işçiler. Çatı açık, çerçeveler sökülmüş, kapılar çıkarılmıştı! Sınıfları işçilerle anlaşma yaparak, kullanmayı denedim:
- Biz üçe kadar, sınıflarda derslerimizi yapalım. Siz de o saatten sonra çalışmalarınıza başlayıp, geceye de sarkıtarak, bir an önce bitirmeye bakın, dedim.
Kabul gördü ama onların malzemeleri, bizim araç gereçlerimiz, durmadan yer değiştirince, farklı bir arayışa girdik:
- Bizim kara tahtalarımızı taşıyıp, göstereceğim yere monte edin. Biz derslerimizi açık havada çimenlerin üzerinde yapalım. Sınıfları size bırakalım ama siz gene akşamları da çalışıp, işinizi daha çabuk bitirmeye gayret edin, dedim.
- Tamam, olur dediler.
Havalar güzel gidiyordu. Rüzgâr biraz hızlı esse, yağmur yağacak diye endişeleniyorduk. Okuma ve anlatımlarda çok rahattık. Çocuklar çimenlerin üzerine bağdaş kurup, oturuyorlardı. Ben de hep uzun ve geniş etekler tercih ediyordum, o zaman memurun pantolon giymesi yasaktı. Küçük bir minder de benim kürsüm olmuştu. Yazma etkinliğinde zorlanır gibi oldular:
- Kucağınızda yazmak zor olur! Oturma mesafenizi açın, yere yüzükoyun uzanarak, yazmayı deneyin, daha rahat edersiniz çocuklar dediğimde:
- Biz evde zaten hep öyle yazıyoruz ama burada ayıp olur dediydik, öğretmenim! Diyorlardı…
- İzin veriyorum, kim nasıl rahat edecekse, öyle oturabilir dedim!
“yüzükoyun uzanma, oturma şeklini aşıp, yatma haline geçiyordu bu ama başka türlü yazmaları gerçekten, zordu“
Bu durum bir ayımızı almıştı. Müfredatımızda aksayan bir durum olmuyordu. Matematik derslerimizde bile problemleri tahtada çok rahat çözerek çalışabiliyorduk. İşçiler çok sorun yaratıyordu. Çözüm üretirken, onlarla anlaşabilmekte çok zorlanıyordum. Bizim ders yaptığımız alana açılıyordu, onarım ekibinin kaldığı lojmanın dış kapısı. Onlar gündüzleri de çalışacağı için seçmiştik o alanı. Tahtaları tekrar söktürüp; “haydi taşınıyoruz“ diyecek bir durumum yoktu. Biz bazen ikinci dersimizi yaparken, onlar hala mesaiye başlamamış oluyorlardı. Kızıyordum ama gidip kapılarını da çalamıyordum.
Tüpleri bitince, değiştirmektense lojmanın önüne bizim çimenlerin üzerine yayılıp ders yaptığımız alanda onlar da odun ateşi yakarak, yemek pişirmek istiyorlardı:
- Size küçük tüp verdim. Onu kullansanıza dediğimde!
- Onu geceleri çay yaparken kullanıyoruz. Çok çabuk bitiyor, abla! diyorlardı…
Bazen de hiç çalışmıyorlardı:
- Bu böyle olmayacak! Telefon edip İl Milli Eğitime bildireceğim bu durumu artık, dediğimde:
- Et, memnun oluruz! Malzeme bitmiş, biz zaten telefon ettik, gönderin dedik, bekliyoruz işte, hayırlısıyla ne zaman gelseee; biz o zaman başlarız işe.
Evden bir çaydanlığımı getirmiştim, kullanmaları için. Çaydanlığı odun ateşinin üzerine koyarken, gördüğümde:
- O çok yeniydi! O şekilde kullanmasanız, sonuçta işiniz bitince, bırakacaktınız onu bana, demeye kalktım.
- Ne kıymaatlı malın varmış yaa! Aç mı kalak? Tüp yok, tüüüppp!
Dediklerinde, neredeyse özür dilemek gelmişti içimden, dilimin ucuna kadar; beni anlamazlar da hiç dinlemez bunlar deyip, vazgeçmiştim! Köylülere durumlarından bahsedip; yardımcı olmalarını istiyordum. Bu konuda köylülerin yardıma ihtiyacı olduğunu bilerek! Belki bir hayır yapmak isteyen olursa; tabak tabak birkaç eve dağıtmaktansa, hepsini işçilere getiren olur mu ki düşüncesiyle?
Altı yetişkin boğazı! Pişirdiğinden biraz vererek doyurulacak gibi değildi ki!
Müzik seti getirmişlerdi gelirken. Yüksek sesle müzik dinlemelerinden, müzik seçimlerinden, kasetteki söyleyen kişiyi dinlemenin ötesinde; onun sesini bastırma gayretlerinden, çok rahatsız oluyordum da…
Bazen, şakayla karışık:
- İbrahim Tatlıses’in, inşaatlarda yüksek sesle türkü çığırırken, meşhur olması masalı var ya! Yalanmış o, diyordum!
- Kim demiş? Filmlerde bile gösteriliyor! Sen hiç görmedin mi? Vallah!
Deyip, o “vallah“ tan sonraki, kararlı bakışlarıyla beni de ikna etmeye çalışıyorlardı. Zamanla ben de uyarıların hiçbir işe yaramadığını çok gördüğümden. Sürtüşme yaşamak istemediğimden, susuyordum! İnatçılıkları çok fenaydı. İsyankâr bir tutum içindeydiler! İşlerin yapılan kısımlarını överek, anlaşma zemini bulmaya çalışıyordum, onlarla!
Sonuçta her şey, ilk planlandığı gündeki gibi yapıldı. Okulumuz, gerçekten yeniden yapılandırıldı! Çocukların ötesinde yapılanlara ben de çok sevinmiştim. Köyde de çok yankı yapmıştı. Çocuklar işlerini kendi kendine zorlaştırıyordu. Bembeyaz kalebodurların, ayaklarıyla çamurlanmasına takmış durumdaydı kızlar...
Durmadan tuvaletleri yıkar oldular, hiçbir uyarı almadan! Baktım olmayacak, ayaklarının ıslanmasından dolayı üşütecekler. Esnaftan rica minnet, iki paspas aldım. Kız ve erkeklere ait bölümlerin önüne bıraktım:
- Bu paspaslara biraz su döküp, yaş olmasına dikkat ederseniz; girerken ayaklarınızı bunlara silmeniz işinizi kolaylaştırır, dedim!
Onları da çok sevdiler! İşlerini kolaylaştırdığımı sanmıştım ama öyle olmadı. Bu kez de paspasları yıkamaya başladılar…
Evde nasıl anlattılarsa, bilemiyorum. Bir gün yetmiş yaşın üstünde olan bir ninemiz çıkageldi!
- Hoş geldin Rukiye Nine!
Dedim, hemen bir sandalye çıkarttım, oturması için, oturmadı.
- Çocuklar okuldaki yapılanları, anlata analata bitiremediler. Dinledim, dinledim dayanamadım, çıkıp geldim. Neymiş bu, kendi gözlerimle göreem, dedim!
Çok hoşuma gitti. Dayanamadım, boynuna sarılıp, duygularımı saklayamadım:
- Ooohh ne güzel düşünmüşsün! Ayaklarına sağlık! Ağzından bal akıyor Ninem, dedim.
Durdu, okulu süzdü! İçeri girdi, alimünyum çerçeveleri çok beğendi. Evladiyelik olur bunlar; boya moya da istemez yalım, dedi!
- İstemez, Rukiye Nine!
- Kolay kolay çürümez de dedi.
- Tahtaya göre daha dayanıklı olur. Haklısın, bence de dedim!
- Pek göözel olmuş da! Ben helâlara da bakıcaaam, dedi!
- Bak Ninem, orası da çok güzel oldu, dedim.
- Uşaklaa evde helalarımız, bembeyaz taş deyoolaa! Oğlanlaaa için duvara tas gibi bişeylee takıldı, deyoolaa! Çeşit çeşit şeylee anlatıp, duruyoolaa! Neymiş bunlaaa bide ben göreem, bakaam!
- Gel Ninem gel, götüreyim seni! Bakalım çocukların anlattıkları kadar güzel miymiş, kendin gör dedim.
Yürümekte zorlanıyordu, ona rağmen merdiven çıkarak okula geldi. Dinlendikten sonra sınıfları görmek için de merdivenleri göze alarak, çıktı. Beraber tuvaletlere kadar yürüdük. Tuvaletleri gezdi:
- Anaaa Kızım! Haakkeett, anlatıkları kaddeee vaamışş! Pek gözel olmuş, çocuumm! Ne çok uğraşmışsın; ne göözeell yapmışssın eemmee!
Dedi, ekledi:
- Naapcan şindi? Bu çoluk çocuk, buralara hep, şey etcek mi?
dedi, şaşırdım:
- Tabii Rukiye Nine! Çocuklarımız her şeyin en iyisine, en güzeline layık! Tabii ki kullanacaklar. Senin anlayacağın şekilde, rahat rahat şey etcekler; dedim! Kızdı:
- Hadi canım sende!
Yazın buraya miiiss gibi atcaan minderi! Serin serin oturup; biigüzeell oya yapcan, dedi!
- Aaahh Rukiye Ninem, benim! Helâ, sonuçta burası! Güzelim ağaç altlarımız dururken, yazın minder atıp, burada oturulur mu hiç? dedim!
- Bizim helaları bilmiyon mu, sen?
İki tahtayı çakıp, adamlar dört duvar çekiyoo kıyısına, al sana helâ işte!
Ama telvezyonlaada, göödüüydüm ben! Böölee ışıl ışıldı onlaa da! Yalnız, o oğlanların helâlarındaki, duvara çakılan tas gibi şeyleri, ilk defa göödüüm, bak! dedi…
- Çok yorulduk, biraz zor olmuştu ama! O kadar güzel ki şu söylediklerin! Hiç unutamam herhalde, Rukiye Nine! Sağ ol, dedim!
- Utanmadan, kadından müdür mü olur? Deyenlee, gelsinde gööössün, şindi! Nasıl oluumuş? Hem de deyeee!
- Kim dediyse, doğru söyledin Rukiye Nine, gönder hepsini! Ben gittim, baktım, gördüm! Gidin, siz de bakın de! Ağzına sağlık, dedim!
- Ben ozmaanda, duyunca çekiştiydim kızım! Kaç senedir gelip gidiyoo…
Örtmenlik yapıyoo da müdür neye olmaycamış? Dediydim zaten çoccuumm!
Rukiye Nine, belli ki reklamlarımızı çok iyi yapmıştı! Köylü kadınlarımız gelip, tuvaletlerimize bakmıştı günlerce! Anaları tuvaletlere bakmaya geliyor diye çocuklar, temiz tutmaya öyle bir özen gösteriyordu ki! Günün hangi saatinde gitsem, hiç kullanılmıyormuş gibi tertemizdi! Ayrıca öğretmenlerin kullanımına özel, tuvaletimiz yoktu.
Bir ara bu kadar temiz olmasından şüphelenip. Hatice’den kuşkulandım! Aylar öncesi O’nu başkan seçip, kim olduğunu hiç bilmediğimiz konukları, okulun bahçesine çekmek, senin görevin demiştim o gün! Diğer çocukları da Hatice Başkanınız! Onu dinleyeceksiniz, diye uyarmıştım. Çocukların bu gelişmelerde, katkısı büyük de! Hatice, benim başkanlığımda oldu, bunlar hep! deyip de:
“Başkanlık insiyatifimi kullanıyorum! Çok kirletiyorsunuz, analarımıza ayıp olmasın diye bir süre, buraya şey etmek, yasak mı? Dedi ne!“
Saygılarımla! Sayın NESİN…

Hiç yorum yok: