17.08.2009

Tanıma Mı ?


Yaklaşık yarım saat önce dışarı çıktım, araç taşıt pulumu alıp, vatandaşlık görevlerimden birini daha yerine getirdiğimi sanarak, evimin yolunu tutmuştum. Sokağıma girebilmek için ışıkların yayalara izin vermesini bekliyordum ki! Yolun tam karşısında yere çökmüş bir kadınla göz göze geldiğimde; bakışlarındaki ifade değişikliğini görebilecek yakınlıkta sayılırdım kendisiyle. Ve bunun beni tanıdığı ve görmüş olduğu için çok sevindiği anlamına geldiğini gördüğümde, köydeki öğrencilerimden biri olduğunu düşünerek, yanmayan ışığı ve geçen araçları fırsat bilip, geriye doğru bir bilinçaltı taraması yapmaya başladım. Ben, yirmi yıl hep köyde çalışarak emekli olan, bir köy öğretmeniyim. Çalışırken tayin kanallarına girebilmenin kıstasları her ne ise yirmi yıl bir araya getiremedim bir türlü! İyi ki de öyle olmuş; şimdilerde kendimi, katışıksız köy öğretmeni olarak kabul etmemi sağlıyor bu bana…

Biraz önce göz göze gelmemizle birlikte, gülerek ayağa kalkan kadının bakışlarında, bir öğrencinin, öğretmenine duyduğu saygı ifadesini, çok rahat görebilmiştim! Bizim zamanımızda öyleydi, öğrencilerimiz bize hep saygıyla yaklaşıyordu. Ben de onları çok ama çok seviyordum! Bilgi yüklemenin bir adım ötesine geçebilmek için çok emek vermiştim yıllarca! Onlara kalıcı olacak, insan olmanın gereği olan güzel alışkanlıklar kazandırabilmek; her zaman önceliğim olmuştu! Çünkü yıllarca veli- öğretmen diyalogunda, özlemini duyduğum paylaşma noktasına gelememiştim. Her seferinde veliler bana:

- Bas tokata! Diyorlardı…

Kendilerinin yerli yersiz çocuk dövmelerini enleyemediğim gibi onlardan aldığım öğüt de

“bas tokata“ oluyordu…

Bu durumda kullanılmayınca unutulmağa mahkûm olan, bilgi yüklemenin önüne geçiyordu bu önceliğim…

Yılların her birimizin bedenine verdiği, her türlü değişikliğe rağmen, o anda bu öğrencimin ismini anımsamayı, çok ama çok istiyordum! Aradan geçen 20 yıla rağmen onlar beni tanıma adına bu güne kadar hep başarılı oluyorlar. Ben de hiç tanıyamadığımı hemen söylemedim, konuşma anında nasıl olsa kendisi bir şekilde bunu ifade ediyor zaten…

Işıklar, biz yayalar için yandı ve biz iki kadın sarıldık! Öpüştük… Başında oyalı yazması, ayağında çiçekli şalvarı olan kadının ilk sorusu:

- Tanıdın mı beni öğretmenim?

Oldu! Benim bu soruya yanıtım hiç değişmedi, şive olarak onun kullandığı kelimeleri seçerek hep:

- Tanıma mı? Olmuştur…

Bu kez de öyle oldu! Ve o benim konuşmama fırsat vermeden; Serpil olduğunu söyledi…

- Hayrola pazara mı geldin Serpil? Dedim…

- Doktora geldim! Dedi…

- Geçmiş olsun! Ne dedi doktor?

- İlaç yazdı, dedi…

- Şikayetin neydi ki?

- Öksürüyorum öğretmenim, her seferinde kemiklerim sızılıyor! (derken elini göğüs
kaburgalarının üzerine koydu) Çok acıyor, korktum! Bi şeeyy olur mu acaba? Dedi…
Bu sorunun yanıtını alabilmek için gelmişti köyünden belli ki bu sabah erkenden yollara düşerek! Ama bir cevap alamamış ki! Bir de bana sorma gereği duyuyordu! “Bir şey olur mu acaba?“ diyerek…

- Ciddi bir durum olsa, doktor söylerdi! Korkma geçmiş olsun, dedim…

- Evrim napıyor? Dedi…

Evrim, benim ilk çocuğum ve ben onu benimle birlikte köye o kadar çok götürdüm ki! Kızım ve öğrencilerim arasında iyi bir diyalog oluşmuştu. Evrim, kaçının adını anımsayabilir bilemiyorum ama hiç birisi Evrim’i unutmamış! Köyün dışından bir tanıdık ve arkadaş olarak bakıyorlar olaya hala! Her birimiz dost ve arkadaşlık kavramlarının; bulunduğumuz yerde içini hızla boşaltarak; anlamsızlaştırarak, yok ettiğimiz bu süreçte…
Ben de ona çocuklarını sordum:

- Kaç çocuğun var Serpil? Dedim…

- Dört! Dedi ve ekledi:

- Kızın birini yeni nişan ettik! Güze evlendiririz inşallah; öyle konuşuldu! Dedi…

- Hayırlı olsun! Kaç yaşında nişan ettiğin kızın? Dedim…

- On beş! Dedi…

Doğruluğuna inanmadığım durumlarda; bu onun yanlışı! Diyememe gibi bir alışkanlığım var! Devreye girdi ve bizi başından beri, çömeldiği yerden gülümseyerek izleyen, kişinin nesi olduğunu sordum:

- Kocam! Dedi Serpil…

Üç metre ötemizde yere çömelerek, araç bekleyen adamın yanına gittim:

- Merhaba damat! Bugüne kadar tanışmamış olmamız bu gerçeği değiştiremez; ben senin kayınvalidenim! Dedim…

Serpil girdi araya hemen:

- Hani hep anlatıyordum ya! Kadriye Öğretmen diye; işte bu o! Dedi kocasına…

- Ben onları yıllarca kendi evladım gibi sevdim, kızlarımdan hiç ayıramadım! Şimdi kızım, on beş yaşındaki kızını, nişanladığınızı söylüyor. Henüz çocuk olan kızını, bu güz evlendirme kararı almışsınız! Hayırlı olsun demem lazım ama kusura bakma benim içimden sana; hanenden bir boğazın eksilmesi; seni çok mu rahatlatacak? Madem öyle! Niye dört çocuk yapıyorsun ki? Demek geçiyor! Baba ocağının sıcaklığına doyamadan bir çocuğu; sırf kız olduğu için, bu yaşta baba olarak, evlilik adına evden uzaklaştırdığın halde; sana bile karşı koyamayan kızının, gittiği yerde kendini savunabileceğini mi sanıyorsun? Hanenden bir boğazın eksilmesi adına, kızını kendi ellerinle köle verdiğinin farkındasındır herhalde? Dedim! Biraz önce çömeldiği yerden, bize gülümseyerek bakan adamın yüzünün ifadesi aniden değişti…

- Bana deli mi bu ya? Diyebilirsin derken ben! Serpil, bu yaklaşımımdan cesaret almışçasına:

- Doğru deyoon! Beni de anam çok küçük everdi! Aha yüzüne söylüyom! Dediğin gibi oluyo! Resmen bir köle oluyoon hocam! Ne yapsa adam, adamın anası; gıkın çıkmıyo vallah! Çalış çalış, naaapsan kimseye yaranamıyon gene! dedi…

- Eh Serpil; madem bunları çok iyi biliyon da! Niye aynı yanlışı, kendi kızın için gene yapıyon? Dedim; kocası verdi sorumun cevabını:

- Yaaavvv! Köylük yerde kızın başına bi iş gelmeden; başını bağlayalım! Deyoz işte…

( Köyler bile, günümüzde güvensizse; metropollerde, çocuklarımızı bir cam fanus içine mi almalıyız acaba? Bu durumda…)

Derken, yaptığının doğruluğuna, kendisinin de çok fazla inanmadığı ifadesi, kapladı babanın suratını sanki o anda! Bu bana geri adım attıramadı:

- Nişanlamanız bence yanlış! Ama bari düğününü hemen yapmayın! O çocuk, baba ocağının sıcaklığına doysun! Sağlıklı kararlar verebilecek yaşa, sizin sevginizin altında gelmesini sağlayın! Her konuda onun fikrini de alarak, düşünerek doğru kararlar almasını ve bunu ifade edebilmesine yardımcı olun! Ana baba olmak; çocuk hakkında her türlü kararı kendisinin vermesi demek değil ki! Onun doğru kararlar vermesine yardımcı olmaktır, dedim! Eh; on beş yaşındaki bir çocuktan da bunu bekleyemezsiniz! Umarım dünürleriniz çok iyi insanlardır da sizin yapamadığınızı onlar yapabilirler inşallah; derken çok üzgün olduğumu özellikle hissettirmeye çalıştım…

Evet! 21. yüzyıldayız değil mi? İlk seçme ve seçilme hakkını kazanmış bir toplumun kadınları olarak biz ne yazık ki hala ortaçağ karanlığı içindeyiz ve alaca karanlıkta yolumuzu bulmaya çalışırken; ne çok tökezleyip, alaca karanlıkta yolumuza devam edelim derken; kafamızı ne çok çıkıntılara çarpıyoruz hala, her birimiz. Okuyanı, okuyamayanı, köylüsü, şehirlisi, fakiri, zengini, evleneni, evlenemeyeni, iş bulup çalışanı, iş bulamayanı…

Bu tesadüfen yol üstü karşılaşmanın ardından eve geldim, bilgisayarımın başına geçtim, Ruhi Su dinleyerek, duygularımı sizlerle paylaşma gereksinimi duydum! Özellikle Burçak Tarlası Türküsüne eşlik etmek geldi içimden ve de nedendir bilemiyorum, ağlamak da geldi içimden! Hem ağladım, hem dinledim, hem de Ruhi Su’ya eşlik ettim. Bu ruh hali içinde yazmaya çalıştıklarımın sizce de bir anlam ve önemi olursa, başka insanlarla da paylaşabilme konusunda yardımcı olursanız sevinirim! Belki de çocuk yaşta ebeveynlerinin kararıyla evlendirilmek zorunda kalacak olan, herhangi bir kız çocuğunun kaderini değiştirmeye sebep olur bu belki de! Biz, birilerini gözetlemeyi çok seven bir toplumuz hala! Olaylarla değil de düşüncelerle ilgilenme noktasına gelene kadar; bu tür paylaşımlar işe yarar diye düşünüyorum…

Emekli Öğretmen- Kadriye Coşar
İzmir- Tire

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Türkiye gerçeğini tenımak isteyen herkesin "tanıma mı?" yazısını okuması lazım..

Kadriye Coşar dedi ki...

TEŞEKKÜRLER !
İÇİİMİZİ ACITAN ACI GERÇEKLERİMİZDE VERMEK İSTEDİĞİM MESAJI FARKETMENİZ BENİ MUTLU ETTİ,SAYGILARIMLA..